15 Kasım 2009 Pazar

TÜİK tarafından Türkiye'nin 1925'den bugüne dış ticaret verileri

Türkiye'nin ihracatın ithalatı karşılama oranı



Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK – www.tuik.gov.tr ) tarafından sağlanan Türkiye’nin dış ticaret istatistiksel verilerinden çıkarılmış bir analizde 1925′den itibaren ihracatın ithalatı karşılama oranını görülüyor.

Grafiği ve detaylı verileri basitleştirilmiş olarak görmek için burayı tıklayın.

07 Kasım 2009 Cumartesi

Ergenekon Süreci

Her şey 1991 yılı başında ABD' nin Körfez saldırısı ile başladı.

ABD, Bağdat' a yürümedi, Irak' ın kuzeyinde bir Kürt isyanı kışkırttı. Arkasından, Irak Ordusunun 36. enlemin kuzeyine geçmesini önleyerek buradaki Kürt oluşumunu güvence altına aldı.
ABD' nin plânı şuydu: Önce Kuzey Irak' ta bir Kukla Kürt Devleti kurmak ve sağlamlaştırmak, sonra Irak' ı tümüyle işgal etmek. Kukla Devleti Türkiye' nin güneydoğusu, Suriye' nin doğusu ve İran' ın batısından koparacağı parçalarla birleştirerek Büyük Kürdistan' ı, yani İkinci İsrail' i kurmak.
Yani : Büyük Ortadoğu Projesi ( Tayyip ve Gül' ün eşbaşkanları olduğu proje; Bush ' un deyimiyle " Haçlı Seferi " )

Türkiye'deki bütün hükümetler, İncirlik'e yerleşen Çekiç Güç' ün görev süresini uzatarak ABD' nin Kuzey Irak' taki Kürt oluşumunu desteklemesine yardımcı oldular. ( " ABD Ordusu ile mükemmel işbirliği “!!!) İşte Türk Ordusu bu süreçte Kuzey Irak' taki oluşum üzerinden Türkiye' nin bölünmesi tehlikesini ve tehdidini algılayınca, ABD ile cephe cepheye geldiğini anladı.

İLK OLAY: TORUMTAY'IN İSTİFASI
Özal' ın kuzeyden Irak' a girme emrini uygulamamak için Genelkurmay Başkanı Org. Necip Torumtay istifa etti. Böylece, Türk Ordusu, Amerikancı planlarda rol almayacağının ve direneceğinin ilk işaretini vermiş oldu.

O andan itibaren Türk Ordusuna karşı Ergenekon tertibi planlanmaya başlandı. Amerikan plânlarına engel olan komutanlar, Ergenekon çeteciliği ile suçlanacaktı.

ÖZEL HARP DAİRESİ SORGULANIYOR
Sovyet tehdidine karşı kurulmuş olan Özel Harp Dairesi ABD güdümünde idi, ama Sovyetler yıkıldığı için oradan gelen tehlike ortadan kalkmıştı. Şimdi ise tehdit, Kuzey Irak' taki ABD varlığından geliyordu. Dolayısıyla, ABD güdümünde olan Özel Harp Dairesi, ABD'den gelen bir tehdide karşı durmak için kullanılamazdı. Geçmişteki Kontrgerilla eleştirileri de Ordu'da rahatsızlık yaratmıştı.
Genelkurmay Başkanı Org. Doğan Güreş, Özel Harp Dairesi'ni yeniden örgütleme ve adını Özel Kuvvetler Komutanlığı ( ÖKK ) olarak değiştirme çözümünü uyguladı. Yıl 1991. ÖKK' nın bölücü terörü hedef alması ve Kuzey Irak' taki Kukla Devlete karşı tavır alması, ABD denetiminden kurtulma sürecinin başlangıcıydı.

Tugay düzeyindeki birlik, tümen düzeyine çıkarıldı. ÖKK, Kuzey Irak' ta ABD ile karşı karşıya geldi ve ABD tehdidine karşı uyanışın öncüsü oldu.

Ankara' da ÖKK için yeni bir yerleşim yerinde yönetim ve eğitim tesisi yapımına başlandı. ABD bundan son derece rahatsız oldu, ajanları vasıtasıyla Askeri Savcılığa ÖKK tesis inşaatında yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla dava açtırdı ve ÖKK'nın yapılandırılmasını uzun süre felce uğrattı.

ORG. EŞREF BİTLİS' İN ŞEHİT EDİLMESİ
ABD'nin Kuzey Irak'taki Kukla Devleti pekiştirme planlarını bozan bir planı uygulamakta olan Org. Bitlis, Amerikan Çekiç Güç Helikopterlerinin PKK' ye silah ve malzeme attığını saptadı ve raporlarında bunu belirtti. Orgeneral Eşref Bitlis Jandarma Genel Komutanı olarak, Amerika' nın; Türkiye' nin toprak bütünlüğünü ve güvenliğini hedef aldığını gördüğü, bu tehlikeyi önlemek için tedbirler aldığı ve ülke savunmasına yönelik bir strateji geliştirdiği için Amerika tarafından hedefe konuldu.

Org. Bitlis, helikopterle Kuzey Irak' a giderken, bu seyahat Amerika' ya haber verilmiş olduğu halde, iki Amerikan jeti yakın uçuş yaparak saldıkları yoğun egzost gazı ile helikoperi oksijensiz bırakıp motorunu durdurarak düşürme denemesi yapmışlarsa da, usta pilotumuz ani dalış manevrası ile bu suikasti boşa çıkarmıştı. Bu suikasttan hemen sonra Amerikalılara saldırdıkları helikopterde Orgeneralimiz olduğu tekrar bildirilmesine rağmen iki Amerikan jeti saldırıyı tekrarlamışlar fakat usta pilotumuz olaya tekrar hakim olabilmişti.

İkinci teşebbüs başarılı oldu. CIA tarihinin en önemli suikasti 17 Şubat 1993 günü gerçekleşti. Uçağına yapılan sabotaj sonucunda Org. Bitlis şehit edildi.

ÇELİK HAREKÂTI
Ağustos 1994'de Genelkurmay Başkanı olan Org. İsmail Hakkı Karadayı döneminde Eşref Bitlis Planı uygulandı, Kuzey Irak'a Çelik Harekatı yapıldı. 35 bin Mehmetçik Mart 1995'de Kuzey Irak'a girdi. Kuzey Irak'a giren ordumuz, ABD'nin egemenlik alanına girmiş oldu. Çünkü o bölge ABD ordusunun işgali altındaydı.

ABD' nin Foreign Affairs, Foreign Reports, Mediterranean Quarterly ve Joint Forces Quarterly gibi yarı resmi organları. "Türk komutanları hizadan çıktı " - " Türk Ordusu ABD - Türkiye ilişkilerini bozuyor " gibi görüşlere yer vermeye başladılar.

GAZİ OLAYLARI
Çelik Harekâtı öncesinde CIA' nın Moskova İstasyon Şefi, CNN televizyonundan, " Türkiye' nin karışacağını ", daha doğrusu Amerika' nın Türkiye'yi karıştıracağını tüm dünyaya şöyle ilân etti:
" Önümüzdeki dönemde dünyanın en çok karışacak ülkesi Türkiye' dir... Şu anda Türkiye, gizli servislerin gündeminde ilk sıraya yerleşmiştir. "

Gazi Mahallesi tertibinden birkaç gün önce de, ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Holbruk ( Holbrooke ), Türkiye' nin Kuzey Irak sınırında yaptığı yığınağa dur demek için tertip yapacaklarını şöyle ilan etti:
Kuzey Irak sınırına asker yığıyorsunuz. Önümüzdeki günlerde terör olaylarının artma ihtimali var. Oraya yapacağınız bir harekât’ ta dikkatli olmanızı tavsiye ederim."

CIA Şefinin ve Holbruk' un haber verdiği gibi,12 Mart 1995 gecesi İstanbul' da Gazi Mahallesi tertibi düzenlendi. Ancak Türk Ordusu bu tehdidi önemsemedi ve Çelik Harekâtı yapıldı.

KONTRGERİLLA (GLADYO) POLİS İÇİNE KAYDIRILIYOR
NATO tarafından NATO üyesi ülkelerde o ülkeleri komünizmden korumak için kurulan Kontrgerilla ( diğer adları Gladyo ve SüperNATO ) örgütleri, İtalyan Savcının tesbit ettiği gibi, esasında CIA tarafından yönetiliyordu ve esas görevleri bu ülkelerdeki hükümetlerin ABD kontrolünden çıkmalarını önlemekti. Türkiye' de Özel Harp Dairesi işte bu kontrgerilla ile irtibatlı idi ama artık Sovyetler yıkıldığı için komünizm tehdidi kalmamış, aksine tehdit Kuzey Irak'taki ABD varlığından gelmeye başlamıştı. Dolayısıyla, ABD güdümünde olan Özel Harp Dairesi, ABD' den gelen bir tehdide karşı durmak için kullanılamazdı. Bu açmazdan kurtulmak için 1991 yılında Özel Harp Dairesi'nin Özel Kuvvetler Komutanlığı ( ÖKK )' na dönüştürülmesi aslında bir millileştirmeydi. ABD bu kuruluştan dışlanıyor ve kuruluş, hedefini komünizme karşı mücadele yerine Kuzey Irak' tan yöneltilen tehdide karşı mücadele olarak belirliyordu.

Bunun üzerine, ABD, " Kontrgerilla yapılanmasında Türk ordusunun yerine polisi koyabilir miyiz " denemesine girişti ve Türkiye' deki operasyon merkezini polisin içine kaydırdı. 1973' den beri İçişleri Bakanlığı içinde örgütlenen " İslâmcı Cunta ", artık " Fethullahçı Gladyo " olarak Kontrgerilla içinde ordudan boşalan yeri alıyordu. Fethullahçı Gladyo’ nun ilk büyük tertibi, işte bu 1995 Gazi Olaylarıdır.

1996 EYLÜL HAREKÂTI
ABD ordusu, özellikle Çekiç Güç, Irak' ın kuzeyinde 7,500 " CIA peşmergesi " nden oluşan bir askeri güç örgütlemişti.

Eylül 1996' da, Eşref Bitlis Plânı gereğince, Barzani, Türk Genelkurmayının yönlendirmesi ile Saddam yönetimi ile işbirliği yaparak CIA peşmergelerini dağıttı. 200' e yakın ölü veren CIA peşmergeleri, ABD tarafından Guam Adası' na taşındı. ABD kaynakları, bu harekâtı " ABD' nin Vietnam'dan sonraki en büyük yenilgisi " olarak değerlendirdiler.

Bu harekâttan 20 gün önce, bir Tuğgeneral, iki Albayın önünde, Aydınlık Dergisi' ne bir demeç vererek, Eşref Bitlis' in uçağının ABD' ye bağlı " Çiller Özel Örgütü "ndeki Gladyo görevlilerinin düşürdüğünü açıkladı. Aydınlık, 25 Ağustos 1996 günkü sayısında bu haberi yayımladı.

Türk Ordusu, Çelik Harekâtı'nı Başbakan Çiller' e haber vermeden gerçekleştirmişti. Çünkü ABD vatandaşı Çiller'in ABD'ye örgütsel bağlılığı İşçi Partisi tarafından açıklanmıştı ve TSK tarafından biliniyordu.

28 ŞUBAT
28 Şubat harekâtı’ nın en önemli başarısı, Fethullah Hoca' ya indirdiği darbe oldu. Fethullah Hoca kaçıp ABD' ye yerleşti. Mayıs 1977 YAŞ toplantısında 160 subayın irtica bağlantısı nedeniyle ordudan atılması başbakan Erbakan' a dayatıldı. Bu uygulama, ordu içindeki Gladyo' yu, yani ABD görevlilerini temizlemek anlamına geliyordu. Çünkü artık Kontrgerilla, Fethullahçı Gladyo idi. 28 Şubat kadrosu içinde ABD' nin Truva Atı olan Çevik Bir de, 1998 sonrasında tasfiye edildi.
Bu sayede Haçlı İrtica, 2002 yılı sonuna kadar iktidara el koyamadı.

KONTRGERİLLA, GENELKURMAY KARARGÂHI’ NDAN ÇIKARILDI
1994 – 1998 arasında Genelkurmay Başkanı olan Org. Karadayı, ABD ve NATO yuvalanmasını, yani Kontrgerillayı Genelkurmay Karargâhından çıkardı.

Özel Kuvvetler' in milli amaçlar için kullanılmasına yönelik önlemleri geliştirdi.
Özel Harp subaylarımızın Çin' in Uygur bölgesinde ve Çeçenistan' da kullanılmasına engel oldu.

ABD ORDUSU TÜRKİYE'Yİ İŞGAL TATBİKATI YAPIYOR: MILLENIUM CHALLENGE 2002
1998 yılında Genelkurmay Başkanı olan Org. Kıvrıkoğlu, ABD' nin bölge ülkeleri için tehdit oluşturduğunu açık bir dille belirtti. Kıvrıkoğlu, Washington ziyaretini iptal etti ve NATO döneminde ABD'yi ziyaret etmeyen ilk Genelkurmay Başkanı olarak tarihe geçti. Kıvrıkoğlu, "28 Şubat'ı BİN YILLIK MÜCADELE AZMİYLE sürdürmeye kararlıyız" dedi. Yani ABD tehdidine karşı bin yıl da sürse direnilecekti.

Mesajı alan ABD, aynı kelimeleri kullanarak cevap verdi: BİN YILIN MEYDAN OKUMASI: MILLENIUM CHALLENGE 2002

Ve bu isim altında 24 Temmuz 2002'de Nevada Çölü'nde Türkiye'yi işgal tatbikatı yaptı. Bu, ABD tarihinin en büyük askeri tatbikatı idi.

ABD' nin en önemli yarı resmi ajansı ASSOCIATED PRESS, tatbikatın Türkiye' yi işgal senaryosu üzerine kurulu olduğunu yazdı.

Deprem ( bir karışıklık kastediliyor ) sonrası ordu yönetime el koyuyordu. Bunun üzerine ABD Deniz Kuvvetleri ülkenin güneyindeki adayı ( Kıbrıs ) kuşatıyor ve 96 saat içinde hedef ülkeyi işgal ediyordu.
Türk ordusunun saldırıya karşı hazırlanma müddeti olan 96 saat seçilerek, hedef ülkenin Türkiye olduğu adeta gözlere batırılıyordu,

ABDULLAH GÜL, AMERİKA İLE GİZLİ HİZMET SÖZLEŞMESİ YAPIYOR
Dışişleri Bakanlığı Koltuğunu işgal eden A. Gül, 2 Nisan 2003 günü ABD Dışişleri Bakanı Powell ile Ankara'da 2 sayfa 9 maddelik bir gizli anlaşma yaptığını itiraf etti, haber Vatan Gazetesi'nde yayımlandı.
Bu haberde Gül, anlaşma içeriğini açıklayamayacağını, gizli olduğunu söyledi.
13 Temmuz 2003 günü, Doğu Perinçek, bu gizli anlaşmanın maddelerini açıkladı.
Birinci madde: "Türk askeri ve Özel Kuvvetler 4 ay içinde aşamalı olarak Kuzey Irak'tan çekilecek" şeklindeydi.

ÇUVAL OLAYI
A. Gül'ün yaptığı bu gizli anlaşmadan 3 ay sonra, ABD ordusu, Türk askerinin başına çuval geçirdi. Çuval geçirme eylemi, gizli anlaşmanın uygulanması için bir ihtardı. Tayyip' in " Müzik notası " vecizesi, anlaşmanın uygulanması gerektiğine ilişkin orduya yönelik bir açıklamaydı.
" Biz anlaşma yaptık, Kuzey Irak' tan çık artık " diyordu Tayyip Türk Ordusuna.
ABD Savunma Bakanı Rumsfeld' in, Çuval Olayından sonra, Başbakanlık koltuğunu işgal eden Tayyip' e gönderdiği mektupta şöyle deniyordu:

" TSK ( ÖKK kastediliyor ) Kuzey Irak' ta sizin bilginiz haricinde eylemler yapmaktadır "
Rumsfeld, çuvalı Tayyip' in değil, Türk Ordusunun başına geçirdiklerini böyle veciz bir şekilde anlatmış oluyordu.

Milli devlet ve Kemalizm karşıtı pervasız açıklamalar yapan, " Milli Egemenlik ve Milli Güvenlik kavramlarının artık geçersiz olduğu " açıklamaları yaparak Orduyu zehirleyen Org. Hilmi Özkök, böylece, tarihe " başına çuval geçirilen komutan " olarak kaydedildi.
Ve böylece, Ergenekoncu olarak suçlanmaktan kurtuldu.

ERGENEKON TERTİBİ AÇIĞA ÇIKIYOR
Başına çuval geçirilmesine ve Kuzey Irak'tan çıkarılmasına rağmen akıllanmayarak sınır ötesi harekatta ısrar eden Türk Ordusu' na karşı, Org. Torumtay zamanından beri hazırlanagelmekte olan tertip artık açığa çıkarılmalıydı. ABD' ye direnen 5 Genelkurmay Başkanı ve milli kuvvetler " Ergenekon çetesi " olarak suçlanacaktı.

Suçlama belgeleri esasında çoktan hazırdı, ama Org. Özkök " Ergenekoncu " olmadığından, onun görev süresince tertip uykuya yatırılmıştı.

Hatırlayalım:
(Fehmi Koru, "Taha Kıvanç" imzasıyla, Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan 30 Nisan 2001 ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarında " 'Yeniden kurulsun diye hakkında rapor hazırlanan Ergenekon, çok kapsamlı, bir partiyle irtibatı bulunmayan, 'devleti yapılandırma' amaçlı bir örgüt" demektedir. Koru yazısında, 24 sayfa olduğunu söylediği bu dokümanın sonunda yazanın adının bulunduğunu da belirtmekteydi.)
Tertibin uykudan uyandırılmasının ilk işareti Org. Büyükanıt' a karşı Şemdinli tertibi idi. O tertipte Org. Büyükanıt çete kurmakla suçlanmış ancak tertip bozguna uğramıştı.

Şimdi daha büyük ve kapsamlı bir tertip yapılmalıydı. İşte o tertip, günümüzde devam eden Ergenekon / Agarta Davasıdır.

ABD' nin hazırladığı sivil darbe ile iktidara gelen AKP, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD' ye sorunsuz olarak eşbaşkanlık yapabilmek için, başta ABD' ye direnen Türk Ordusu olmak üzere milli kuvvetleri safdışı etmeliydi. Plâna göre, bu dava sürecinde komutanlar yıldırılacak ve 1991 öncesinde olduğu gibi ABD ile uyumlu olarak görev yapmaları sağlanacaktı.

Yani, AB kriteri olarak dayatıldığı gibi, ordu " sivil otoriteye " tabi olacak, kendisine Atatürk tarafından verilmiş olan " ulusal bütünlüğü ve laik cumhuriyeti koruma " görevini unutacaktı.

Not:
" AKP sivil darbe ile değil, seçimle geldi " itirazı yapacak olanlara bir açıklama:


  1. CIA' nın yan kuruluşu Rand Corporation' un yayın organlarında ve ABD strateji merkezlerinin hazırladıkları raporlarda; mealen şöyle deniyordu: "ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye'yi kontrol edemez, Fazilet Partisi'nin başına yenilikçi kanadın geçmesi, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan, Abdullah Gül'ün de Dışişleri Bakanı olması halinde ABD Türkiye'yi kontrol altında tutmaya devam edebilir."
  2. Bu raporları okuyan İşçi Partisi ve Aydınlık Dergisi, halkımıza bu plânı haber verdi. ( Muhakkak ki diğer partiler de bu yayınları okumuşlardı, ama onların halkımızı bilinçlendirmek gibi bir sorunları yoktu )
  3. Aydınlık Dergisi 20 Ekim 1996 tarihli sayısında kapaktan haberi verdi: " Merak edilen gizli mesajı açıklıyoruz: Abramowitz, Tayyip' i Erbakan' ın yerine hazırlıyor. " Yani, AKP' nin iktidara geldiği 3. Kasım. 2002 seçimlerinden 6 yıl önce, Aydınlık Dergisi ve İşçi Partisi, Amerika'nın bu seçimi yaptığını halkımıza duyurdu.
  4. Cumhuriyet Gazetesi 16 Şubat 1997 Leyla Tavşanoğlu' nun İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile söyleşisi: Perinçek: " ABD, Tayyip Erdoğan' ı Başbakan, Abdullah Gül' ü de Dışişleri Bakanı yapacak. CIA' nın yan kuruluşlarından Rand Corporation'un yayın organında da bu yazıldı." Yani, AKP' nin iktidara geldiği 3. Kasım. 2002 seçimlerinden 5 yıl 8 ay önce, Perinçek, Cumhuriyet Gazetesi kanalıyla da, bu gerçeği halkımıza duyurdu
  5. Görülüyor ki, ABD seçmiş, hazırlamış, önümüze koymuş, seçtirmiş. Şimdi kim " Bunları ben seçtim " diyebilir?
  6. Menderes' in " Odunu aday göstersem milletvekili seçtiririm " sözlerini ABD iyice not etmiş olmalı ki, istediğini elhak seçtiriyor.

Kaynak: TOGEÇ (Toplumsal Bilinci Koruma ve Geliştirme Çatısı)

22 Ekim 2009 Perşembe

Son pişmanlığa da ceza indirimi var mı? - Yılmaz Özdil'den

- Pişman mısınız?

- Yo-oo, değilim.
- Yaz kızım, etkin pişman, beraatine...
*
- Niye geldiniz?
- Sayın Öcalan söyledi.
- Yaz kızım, örgüt üyesi olmadığına...
*
Sen mesela, hacı emmi!
“Bunlar dinini bilen çocuklar, vatana millete hayırlı olur” diyordun sakalını sıvazlaya sıvazlaya... Nasıl gidiyor sence vatan millet işleri? Sen değil miydin köyün şehidi için fazladan iki rekat namaz kılan... N’olacak şimdi?
*
“Etkin pişmanım” deme bana... O, sana uygulanamıyor maalesef, seninki son pişmanlığa giriyor, kusura bakma.
*
Veya sen, Hatçe yenge.
İftar çadırında, senin paranla sana avanta çorba ısmarlayanlara bi hatim indirmediğin kalmıştı... “Allah devletimize zeval vermesin” diye dualar ediyordun... N’ooldu şimdi o devlet?
*
Ya sen, emekli Ahmet bey.
Kahvede başının etini yedin milletin, eczaneden nasıl bedavaya ilaç aldığını anlata anlata bitiremedin, 20 tane reyin olsa, 20’sini de vereceğini söylüyordun... Nasısın şimdi? Memleketi iki tane aspirine satmış gibi hissediyor musun kendini?
*
Ya da sen, laylaylom Arzu.
“Ay bakamıyorum şekerim, hep cenaze, hep ağlayan insanlar, o perişan çocuklar filan, vallahi yüreğim dayanmıyor, fena oluyorum, kapatıyorum televizyonu, seyretmiyorum artık haberleri” diyordun... Seyrediyor musun şimdi? Aç artık, aç... Ekranlar güzelleşti.
*
Sen, liboşik işadamı Tarık.
Bir taraftan “Ben cebime bakarım azizim” deyip, takunyalıların önünde el pençe divan duruyordun, bir taraftan, utanmadan, Mehmetçik Vakfı’na bağışta bulunuyordun... İster misin, Mehmetçik Vakfı’na yaptığın bağışlar yüzünden başın derde girsin şimdi?
*
Sen, üniversiteli Şebnem.
Sana ders veren hocayı sabahın köründe yatağından kaldırıp, pijamayla tutukladılar, kanser oldu adam kahrından, “neme lazım” dedin, zahmet edip kantindeki protestoya bile katılmaya tırstın, kenardan kenardan araziye uydun... Niye endişeliymişin gibi yapıyorsun ki şimdi?
*
Sen, memur Hüseyin.
Başındaki badem bıyıklı görecek diye, bizim yazıları bile gizli gizli okuyorsun internetten, gammazlanacaksın diye yusuf yusufsun... Zaten o nedenle katılmamıştın Cumhuriyet mitinglerine... Katılsana şimdi PKK mitingine... Sana söyleyeyim, terfi bile edersin belki.
*
(NOT: Bu yazıyı, “İki cihanda lekeli” albümünü heyecanla beklediğimiz Sezen Aksu’nun “Masum değiliz hiçbirimiz” şarkısı eşliğinde okursanız, daha şık olur.)

21 Ekim 2009 Çarşamba

Yaşasın Adalet

Vedat Yenerer'i bilir misiniz? Cumhuriyet gazetesinde, 32.Gün'de... Birçok haber merkezinde çalıştı.

Afganistan'da, Irak'ta, Çeçenistan'da, Bosna'da... Gidip haber yapmadığı cephe kalmadı. Kurşun yağmuru altında haber yaptığını bilen bilir. Bir cuma sabahı 25 tane polis evini bastı.

Bu savaşlardan hatıra diye getirdiği boş kovanları, dededen kalma eski bir tüfeği aldılar. Hakim karşısına tam dört gün sonra çıkabildi.

Dört gün...

Vedat, savcıların, 'güçlü şüphe' gerekçesi ile 'terör örgütü üyesi olmak' ve 'vahim nitelikte silah' bulundurmak suçlarından tutuklanarak cezaevine konuldu. Gazetelar ve televizyonlar aylarca 'Terörist Vedat Yenerer' diye yayın yaptı.

Her bir suçuna 100'er sene hapis istendi.

Vedat Yenerer, tam 11 ay bir gün sonra serbest bırakıldı.

Adli Tıp, o 'vahim nitelikte silah'a 'ateşli silah bile değildir' diye bir değil iki kez rapor verdi.

Adli Tıp Kurumu'nun iki kez rapor vermesi pek görülen bir şey değildir.
Nedeni ise çok hoş!..

Hoş, zira, hakimler, 'Polis raporuyla bu kadar tezat olamaz. Herhalde raporlar karıştı' diyerek bir kez daha 'vahim nitelikte silah'ı yolladılar ve rapor aynen geldi... 'Bu ateşli bir silah olarak değerlendirilemez.'

Neyse mahkeme safahatı sürüyor. Kararın ne çıkacağını elbette bilemeyiz. Ancak Türkiye'de hukukun usulü ve sürati hakkında iki kelam etmemizde mahsur olmasa gerek.

Nedeni de şu:

PKK'nın silahlı propagandayı benimsemiş bir örgüt olduğu konusunda bir şüphe olabilir mi?

Bu örgütün 'bir numarası' yakalandı diye biliyorum.
Hatta yargılandı ve ağırlaştırılmış müebbet hapse çarptırıldı.
İmralı Adası'nda da cezasını çekiyor. Yani, TC açısından, kanunlar açısından 'terör' devam ediyor.

Yargıtay, öyle bir içtihat yarattı ki, bu içtihattan ötürü, polise taş atan çocuklar, 25-30 yılla yargılanıyor ve hepsi tutuklu...

Yıllar içinde on binlerce insan öldü...

Şimdi 34 kişi geldi mi?

Geldi.

Bu arkadaşlardan beşi terör örgütü üyesi mi?

Üyesi...

Mesela örgütün iki numarası Murat Karayılan'ın onları uğurlama görüntüleri yayınlandı mı?

Yayınlandı.

Şimdi anlamadığım şu?

Lütfen savcılarımız ve hakimlerimiz, yüce Türk adaletinin ortak yüksek vicdanı ve aklı beni mazur görsün ama...

Ergenekon'da sabaha karşı evlerinden alınan akademisyenler, gazeteciler, işadamları 'ne ile suçlandığını bilmeden' savcı karşısına çıkmak için günlerce bekletilirken, hakim karşısına günler sonra çıkartılırken... Hala ne ile suçlandıkları bilmeden veya savunma haklarını kullanmak için aylarca cezaevinde yatarken... Bu kanlı terör örgütünün kasası hastanede beş kuruşsuz ölürken...

Habur'da ayaklarına giden 'özel yetkili savcılar' tarafından karşılanan ve 'teslim olmaya gelmedim' demelerine karşın jet hızıyla serbest bırakılan 'terör örgütü üyesi' olduğu aklen ve vicdanen sabit bu insanlar bu gece evlerine gidip huzur içinde uyuyacaklar.

Bu ülkede, ne o 'taş atan' çocukların anaları rahat uyumalı...

Ne de, aylarca 'Ergenekon terör örgütü üyesi' damgası ile gezen ve şimdi teker teker serbest bırakılan insanlar...

Ne de bizler...

Serdar Akinan / AKSAM / 21.10.2009

15 Ekim 2009 Perşembe

Uyandırma Servisi

Kargocu Kız


Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve eski milletvekili Doçent Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990'da Ankara'daki evine gönderilen bir kitabın içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.

Üçok, İslam dininin yanlış yorumlandığını, oruç tutmanın zorunlu olmadığını, İslam'da başörtüsü kavramının da bulunmadığını savunuyordu...

Üçok suikasti yıllarca karanlıkta kaldı. Ve Mayıs 2000'de Uğur Mumcu cinayetiyle ilgili Umut Operasyonu başlatıldı.

Ankara'da yakalanan ve kendilerine 'Kudüs komandoları‘ adını veren sanıkların sorgulaması sonucu Üçok'a yönelik olay da aydınlatıldı.

'Tekin' kod adlı Ferhan Özmen'in parmak izi, Üçok'a gönderilen bombalı pakette tespit edilen parmak iziyle örtüşüyordu.

Prof. Dr. Muammer Aksoy'un 31 Ocak 1990'da Bahçelievler'deki evinin girişinde silahla, Doç. Dr. Bahriye Üçok'un 6 Ekim 1990'da evine gönderilen bombalı paketle, 24 Ocak 1993'te Uğur Mumcu'nun aracına konan bomba ile ve 21 Ekim 1999 günü de Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın, otomobiline konan bomba ile öldürülmeleri olaylarını kapsayan Umut Operasyonu'na ilişkin davada, sanıklar, müebbet ve çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.

Üçok'un hayatına mal olan bombalı paket, İstanbul'da Ekspres Kargo'nun Perşembe Pazarı Şubesi'nden postalanmıştı.

Paketi teslim alan isim ise Gülay Calap adlı bir kargo görevlisiydi.

O günlerde 'Kargocu kız' olarak anılan 1970 doğumlu Gülay Calap, Doçent Üçok gibi Trabzon doğumluydu ve Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde okuyordu.

İfadesinde paketi getirenlerin eşgallerini verdi, robot resimler çizildi. Ardından kayıplara karıştı.

Yıllar sonra, 16 Ocak 1994 günü ise İzmir'de Türkiye Devrimci Halk Partisi İzmir sorumlusu olarak gözaltına alındı.

Örgütün PKK'nın bir yan kuruluşu olduğu öne sürülüyordu.

Mahkeme, Calap'ı 22 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı.

Umut Operasyonu davasında yargılanıp mahkum olan sanıkların davaları Yargıtay tarafından 'Calap'ın mahkemede tanık olarak dinlenmemesi' nedeniyle bozuldu.

Sonra o da mahkemeye getirildi ama sanık sandalyesinde oturan kişileri teşhis edemedi.

Paketi teslim eden kişiden telefon numarası alırken yüzüne bakmıştı. 'Orta boylu, ince bıyıklı bir kişi'diye hatırlıyordu, ama "Paketi veren kişiyi bugün yakalayıp getirseler, o şahıs demem mümkün değil" diyordu.

ŞİMDİ NEREDE?


İşte bir zamanlar 'Üçok suikastinin kilit ismi' denilen, sonra ortadan kaybolan ve ardından PKK ile bağlantılı bir örgüt nedeniyle hapse mahkum olup 12 yıl yattıktan sonra serbest kalan 'kargocu kız' bugün nerede dersiniz?

Gülay Calap, DTP'nin 8 Kasım 2007 günü yapılan kongresinde, önce Parti Meclisine, sonra MYK'ya seçildi.

Şimdi ise DTP Genel Başkan Yardımcısı...

Üçok suikastindeki 'kargocu kız' tam 17 yıl sonra DTP kongresinden çıktı. Hem de partinin yöneticisi olarak...

Bu da bir garip Türkiye tesadüfü...

13 Ekim 2009 Salı

Baykal'ın Başbakana Mektubu

Sayın Recep Tayyip Erdoğan
Başbakan Ankara

Sayın Başbakan

“Açılım” politikanız ile ilgili olarak bizimle görüşme arzunuzu ifade eden mektubunuzu aldım. Bu vesileyle bu konudaki bazı tespitlerimi ve değerlendirmelerimi açık bir dille size iletmenin yararlı olabileceğini düşünüyorum.
Önce, “Açılım”ın içeriği, çerçevesi ve ilkeleri ile ilgili herhangi bir somut açıklamanın yapılamamış olması, müphemiyetin arkasında nelerin hedeflenip saklandığı sorularını davet etmiş, o da milletimizin tedirginliğini, kaygılarını hızla arttırmıştır. Bu öngörülmüş belirsizlik, bir yandan Anayasamızdan “Türk Milleti” sözünün çıkarılacağı, eğitim dilinin değiştirileceği, PKK’ya af çıkarılacağı, İmralı’dan gelecek yol haritasının “uygun bölümlerinin” değerlendirileceği beklentilerine yol açmış, öte yandan kurulan ilişkiler, verilen umutlar sonucunda “Dağ fare bile doğurmadı” hayal kırıklığına neden olmuştur. Daha sonra da bu hayal kırıklığını telafi etmek için yoğun ikna çabalarına gerek duyulduğu ortaya çıkmıştır.
Bugün ise “Anaların gözyaşını dindireceğiz, şehit cenazelerine son vereceğiz” şeklinde ifade edilen bir temenni ve iyi niyet beyanlarına dayalı bir politika ile karşı karşıyayız. Aslında bu bir politika değil bir propagandadır. Çünkü hangi tedbirler alınacak, hangi çarelere uygulanacak, hangi tavizler verilecek belli değildir. Milletimizin böylesine ucu açık, bulanık ve sahipsiz bir sürecin işletilmesi, sonuç ne olursa olsun daha şimdiden tahribatını hissettirmeye başlamıştır.
Devlet politikası olarak ilan edilen açılımın artık bu niteliğinin tart5ışmalı olduğu daha yolun aşında yapılan bazı açıklamalarla ortaya çıkmıştır. “Açılım”ın isimlendirilmesi ile ilgili yaşanan tereddütler aslında bu sıkıntılı durumu yansıtmaktadır. Önce “Kürt Açılımı” diye başlanmış, daha sonra “Demokratik Açılım” denilmiş, son olarak da “Milli Birlik Açılımı”nda karar kılınmıştır. Ne yazık ki, bu açılım politikasının hızla ayrıştırıcı sonuçlar vermeye başlamış, politikanın adını “Kürt Açılımı”ndan “Milli Birlik Açılımı”na değiştirmek de bu durumu örtmeye yetmemiştir.

Kürt açılımı ele ilgili olarak bir Anayasa değişikliği konusunda İçişleri Bakanı ile Başbakanın çelişkili açıklamaları güven kaybına, inandırıcılık ve samimiyet sorgulamasına neden olmuş, milletimizin kaygıları daha da derinleşmiştir. Uzun vadede de olsa bu konuda düşünülen bir Anayasa değişikliğinin, Türk Milleti kavramı ile eğitim dilinin Türkçe olması zorunluluğu hedef alacağı açıktır. PKK’nın siyasi hedefleri ile örtüşen böyle bir Anayasa değişikliği açılımın bizzat kendisi bir huzursuzluk kaynağı haline dönüşmüştür. Hele hedefe “hazmettire hazmettire” yürüneceği açıklaması, bu sürece iyi niyetle bakan insanların inançlarını ve güvenini temellerinden sarsmıştır.
Herhalde Sayın Cumhurbaşkan’nın “Artık şehit vermekten, kaynak ve enerji harcamadan, terör sorununu geride bırakmaya yarayacak yeni yöntemleri devreye sokma kapasitesine ulaştığımız” yolundaki sözleri, bu açılım politikasının temel zihniyetini yansıtmaktadır. Hangi yöntemlerle “şehit vermeden, para ve enerji harcamadan” bu amaca ulaşabileceğimizin iki aydır hala açıklanmamış olması hem düşündürücü, hem de üzüntü vericidir. Çünkü anaların gözyaşını dindirme propagandası ile geçirdiğimiz bu son iki ay civarındaki süre içinde ortaya çıkan can kaybımız yeni hükümet kurulmadan önce, 2002 yılının tümünde gerçekleşen şehit sayısının tam dört katıdır.
“Tarihi fırsat”ın ne olduğunu, ne zaman ve nasıl değerlendirileceğini bir an önce öğrenmek milletimizin hakkıdır. Öyle anlaşılıyor ki, bu iktidarın zihninde bulunabilecek makul bir siyasal çözüm ile terör dönemine son vermenin mümkün olduğuna dair bir kanaat vardır. Açılım politikası da herhalde bu çözümü oluşturma süreci olarak anlaşılmıştır.
Onun için, bu sürecin ucu açık tutulmuştur.
Onun için, milli kimliğimizi, ulusal bütünlüğümüzü tartışmaya açan, Anayasanın ilk üç maddesinin değiştirilmesini talep etmeyi makul karşılayan bir siyaset zemini oluşturulmuştur.
Onun için, Anayasa değişikliği kapısının uzun dönemde açık olduğu ısrarla söylenmektedir.
Böylece, silahlı terör örgütünün siyasi hedeflerinin müzakere masasında tutulmakta olduğu ifade edilmektedir. Bütün bunlar “açılım Politikası”nın gerçek hedefinin, bölgede yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızın temel sorunlarının çözümü olmadığı, milli bir ayrışma peşinde koşan terör örgütünün siyasal amaçlarına yönelik bir açılımla karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir.

Terör örgütünün siyasi projesi, milleti ve devleti etnik temelde ayrıştırmaktır. Bu amaçla, Milli Eğitimin bünyesine üniversitelerden başlamak üzere, etnik dil eğitimini seçmeli ders olarak yerleştirmek, ilk aşamayı oluşturacaktır.
İmralı’dan gelen yol haritasının açıklanmasına bir türlü cesaret edilememiştir. Acaba evlatlarını teröre şehit veren insanların, terör örgütünün Türkiye’ye yönelik siyasi planlarından haberdar olmaya hakları yok mudur? Yoksa PKK talepleri ortaya çıkınca yürütülen dolaylı müzakere sürecine destek veren vatandaşlarımızın gerçekleri göreceğinden, “hazmettirme” işinin daha da güçleşebileceğinden mi korkulmuştur?
Ne yazık ki, terör örgütünün ve ona destek veren odakların ayrıştırmacı siyasi taleplerini karşılamaya çalışan bu siyasal açılım süreci daha şimdiden terör örgütünün itibarını arttırmış, bölgedeki meşruiyetini ve etkinliğini giderek yükseltmiştir. Bölgedeki 3güvenlik güçlerinin en önemli işi kendilerini korumak olmaya başlamıştır. İçişleri Bakanının gözleri önünde kepenkler kapatılmakta, kamu düzeninin kontrolü elden kaçırılmaktadır.
Terör örgütü ile uzlaşma arayarak terörü ortadan kaldırma heveskarlığının açmazı işte buradadır. Önce teröre karşı çıkma kriterinizi kaldırırsınız. Onlarla müzakereyi içinize sindirirsiniz ama yetmez. Size, terörle doğrudan müzakere etmenizi, onu almanızı söylerler. Canınız sıkılır ama yine de “Anayasa değişiklikleri masada” diyerek, milli eğitime etnik dili üniversite düzeyinde sokacağınızı söyleyerek, çeşitli af biçimleri icat ederek, dolaylı müzakereyi sürdürmeye, belki de oyalamaya çalışırsınız. Ama bu durum, muhatabınızın bölgede etkinliğini, gücünü arttırma sonucunu doğurur. Bir bakarsınız, sizin muhatap aldığınızı bölge de daha çok muhatap almaya başlamıştır. Açılım politikasının açmazı budur. Milleti ayrıştırmaya yönelik politikalarla terör örgütünü tatmin etmeye çalışırsınız ama böyle yaparak milletin ayrıştırılmasına yönelik hiç bir talebi olmayan batıdaki, doğudaki milyonlarca Kürt kökenli vatandaşımızın huzurunu bozarsınız, onları tedirgin edersiniz. Ayrıca terör örgütünü muhatap aldığınız, onun siyasi görüşlerinin peşine takıldığınız için bölge halkının gözünde onu otorite haline getirirsiniz. Bu süreç sizi, silahlı yöntemle sonuç almanın mümkün olduğunu gösteren bir örnek haline dönüştürür.
Sayın Başbakan,
Bugün Türkiye’de vatandaşlarımızın ana dillerini özgürce kullanmaları, etnik kimliklerini ve kültürlerini özgürce yaşamaları, bütün etnik kimliklerin aynı derecede saygıdeğer olduğu, herkesin kendi etnik kimliğiyle şeref duyma hakkına sahip olduğu, tartışmasız şekilde kabul görmüştür. Takdir edersiniz ki, Türkiye bu noktaya kolay gelmemiştir. Cumhuriyet Halk Partisi olarak biz de yirmi yıl öncesinden bu yana önemli katkılar yaptık. Ekte sunduğum yayınlarda da görüleceği gibi 1989 yılında “Türkiye cumhuriyeti bir ırk, kan ve kafatası devleti değildir” dedik. “Devlet kimsenin etnik kimliğine müdahale edemez” dedik. Asimilasyona karşı çıktık. Ama aynı zamanda devletin etnik kimlik ya da anadil konusunda faaliyette bulunmasına da karşı çıktık. “etnik kültür ve anadil konularına devlet ve resmi kuruluşlar karışmamalıdır, sivil toplum bu konularla ilgilenmelidir” dedik. Yasaklanan anadillerin özgürce kullanılabilmesi için yirmi bir yıl önce kanun teklifi verdik. Şimdi bunlar geride kaldı. Bugün ulaştığımız bu nokta çağdaş demokrasi anlayışına ve AB müktesebatına uygun bir nitelik taşımaktadır.

Bununla beraber Türkiye’de yapay azınlıklar yaratma, etnik temelde milleti ayrıştırma, bunun için de etnik anadili şimdilik seçmeli ders olarak üniversitelere, milli eğitime yerleştirme mücadelesi hızla yürütülmektedir. Bunlar PKK’nın siyasi projesinin temel unsurlarıdır. Ama Kürt kökenli vatandaşlarımızın ezici çoğunluğunun böyle bir projenin peşinde olmadığı çok açıktır.

O nedenle Kürt kökenli vatandaşlarımızın sorunlarına ayrıştırıcı değil, kaynaştırıcı bir anlayışla yaklaşılmalıdır. Bölgede işsizlikle mücadele büyük önem taşıyor. Babaların işinin ve gelirinin olmaması aileleri tahrip ediyor, toplum çözülüyor. Devletin bölgeye yönelik ekonomi politikası değişmelidir. Teşvik yoluyla özel sektörü yatırıma yöneltmek mümkün olmamıştır. Teşvikle büyük ölçüde yolsuzluklar finanse edilmiştir. Devlet eliyle zarar edecek olsa da fabrikaların, işyerlerinin açılması ertelenemez bir zorunluluktur. GAP artık hızla bitirilmelidir. Tarım ve hayvancılık projeleri hayata geçirilmedir. Yeni sınır kapıları, Yüksekova ve Tatvan havaalanları hizmete açılmalıdır.

Bölgedeki gençlere çok farklı bir gelecek umudu verilmeli, Türkiye’nin geleceğinde hakları olan yerlere ulaşabilecekleri düşüncesi zihinlere, yüreklere yerleştirilmelidir. Gençlerimiz, terör örgütüne, yeraltındaki dini örgütlenmelere ya da mafyaya mahkum olmaktan kurtarmalıyız. Bunun için de büyük bir eğitim projesi hazırlanmalı ve Türkiye’nin en kaliteli eğitim kurumları, Anadolu liseleri, kolejleri,fen liseleri düzinelerle bu bölge illerinde açılmalı ve en nitelikli öğretmenlerle donatılmalıdır. Gençler Türkiye’nin bütünlüğü içinde kendilerine bir gelecek bulabileceklerini görebilmelidirler. Bölgede aile içi ve toplumsal şiddetin, törenin, terörün ve yoksulluğun gerçek hedefi ve mağduru olan kadınlarımıza ve genç kızlarımıza Türkiye olarak sahip çıktığımızı gösterebilmeliyiz.

Bu amaçlarla;

- İnsanların çalışarak para kazanabilecekleri, çocuklarına, ailelerine bakabilecekleri istihdam projeleri,
- Gençlerin Türkiye’ye ve dünyaya bakışını değiştirebilecekleri eğitim projeleri, Genç kızları ve kadınları yeni saygın kimlikleriyle destekleyecek kadın projeleri,
- Tarım, hayvancılık ve sulama projeleri,
- Komşu ülkelerle yeni ekonomik ve ticari kanalların açılmasını öngören projeleri,

Hızla devreye sokmak gerekiyor.

Bütün bunlar ayrıştırıcı değil, kaynaştırıcı bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Amacımız, izolasyona son vermek ve entegrasyonu sağlamak olmalıdır. Devletin amacı, benim çocuklarıma hangi okullarda, hangi eğitim verilebiliyorsa Van’daki, Hakkari’deki, Şırnak’taki bir babanın çocuklarına da benzer okullarda, ayni nitelikteki bir eğitimi verebilmek olmalıdır.b İzolasyonu, düşük nitelikli, yetersiz eğitim kurumları ile gençlerin üzerinden artık geleceğe taşımamalıyız.

Kürt açılımı, terör örgütünün ayrımcı politikasına doğru değil, Kürt kökenli vatandaşlarımızın gerçek gündemine yönelik, işsizliğe, eğitimsizliğe, dışlanmışlığa karşı bir açılım olmalıdır. Açılım, terör örgütüne yönelik değil, Kürt kökenli vatandaşlarımıza yönelik olmalıdır.

Sayın Başbakan;

Yukarıdaki açıklamalarımız bir kez daha göstermiş olmalı ki biz, açılım politikanızı, etnik ayrımcılığı teşvik eden, toplumda etnik sorgulamayı tahrik eden, insanların yaftalanmasına yol açan, ayrıştırıcı, sakıncalı bir politika olarak değerlendiriyoruz.
“Açılım Politikasının” terör örgütünü muhatap haline getirdiğini, bölgedeki etkisini ve gücünü artırdığını görüyoruz. Gene bu politikaların, yurdun dört bir köşesinde çevresiyle uyum içinde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımızı huzursuz etmeye başladığını hissediyoruz. Bu politikanızın etnik ayrımcılığı milli eğitime taşıyarak çok tehlikeli bir süreci harekete geçireceğini görüyoruz. Bütün bunların çağdaş demokrasi anlayışı ile bir ilişkisi olmadığını da biliyoruz. “Anaların gözyaşını dindireceğiz” söylemiyle bu milleti etnik bölünmeye tabi tutma politikasının haklı kılınamayacağının da farkındayız. Bu nedenlerle çok önemli tutarsızlıklar, çelişkiler, belirsizlikler içeren, tehlikeli tuzaklar barındıran bu “Açılım Politikası”nda hiçbir şekilde sizinle birlikte olmayacağımız çok açıktır.

Bununla beraber mektubunuzdaki isteminiz doğrultusunda bu konuları daha kapsamlı ve daha ayrıntılı bir değerlendirmeye tabi tutabilmek amacıyla, sizinle Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde, baş başa, ikili bir görüşme yapmaya hazırım. Bu görüşmemizin toplumda büyük bir ilgiyle karşılanacağı açıktır. Ülkemizde bundan sonra yaşanacak gelişmeler açısından belki de bu değerlendirmelerimiz tarihi bir belge niteliğini de taşıyabilecektir. Toplumumuzun bu önemli konusunu kendi aramızda, kapalı kapılar arkasında ele almak ile yetinmemeliyiz. Milletimizin geleceği ile ilgili bu temel konuda vatandaşlarımızın, bizim değerlendirmelerimizi birlikte dinleyerek, doğru bilgilenme ve doğru karar alabilme hakkına da saygı göstermeliyiz. Bu nedenlerle ne zaman ve nerede yayınlanacağına birlikte karar vermek üzere, görüşmemizin bir televizyon ekibi tarafından kayda geçirilmesinin yararlı olacağını sizin de takdir edeceğinizi umuyorum.

Önümüzdeki bir hafta içinde, bir gün önceden bildirmeniz halinde, uygun göreceğiniz herhangi bir saatte Cumhuriyet Halk Partisi Genel Merkezinde sizi ağırlamaktan mutluluk duyacağım.

Görüşme umuduyla ve saygılarımla.

Deniz Baykal
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı

Ekler: Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri (1989)
2- Türkçeden Farklı Dillerin Kullanılması Hakkında Kanun Teklifi (1991)
3- CHP Programı’ndan Doğu ve Güneydoğu Sorunları Hakkında Bölümler (2008)

Kaynak: Hürriyet

12 Ekim 2009 Pazartesi

Kılıçdaroğlu'ndan Erdoğan fıkrası


Burdur’daki ’Fakir Baykurt Kültür Sanat Günleri’ etkinliklerine katılan CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu, Başbakan Yardımcısı Arınç’ın ’Baykal insanları korkutuyor. Grup toplantılarında dövecek gibi konuşuyor’ açıklamalarına yanıt verdi.

Kılıçdaroğlu, “Kimsenin kimseyi korkuttuğu yok, CHP açısından söylüyorum. Ama AKP’nin Türkiye’yi bir ‘korku imparatorluğuna’ çevirdiğini herkes biliyor. İnsanlar özgürce telefonda konuşabiliyorlar mı? Yargıçların telefonları dinleniyor mu, dinlenmiyor mu? Korku imparatorluğunu yaratan iktidarın parçası olanlar bunu görmüyorlarsa doğal olarak başkalarına saldıracaklardır” dedi.

Ak parti’ye oy veren emeklileri de eleştiren Kılıçdaroğlu, “AKP’nin oyu yüzde 34’tü, yüzde 47’ye çıktı. Bunun adı akıl tutulmasıdır. Demek emeklimiz yaz tatillerini Kanarya adalarında geçiriyor ki, AKP’ye oy veriyor” diye konuştu.

Fıkra kahkahaya boğdu

Kılıçdaroğlu’nun Başbakan Erdoğan’la ilgili anlattığı fıkra ise salonda bulunanları kahkahaya boğdu:

“Tayyip Erdoğan, İsviçre’ye gidiyor. İsviçre Başbakanı kendisine bakanlarını tanıtıyor. 'Başbakanım diyor işte bu bizim Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanımız, bu Sağlık Bakanı, bu Denizcilik Bakanı'. Tayyip diyor ki, 'Nasıl olur burada deniz yok ki, nasıl Denizcilik Bakanı olur?' Bunun üzerine İsviçre Başbakanı da 'Sayın Başbakanım sizde de Adalet yok ama Adalet Bakanı var' diyor.”